FELSEFE VE GÜNCELLİK
İki büyük düşünür çağlardır eskimeyen ve zorlayıcı soruyu ele alıyor: Filozof güncel olaylara müdahele etmeli midir? Burada felsefenin rolü başka hiçbir şeyden daha az değildir: Çünkü Badiou’nün de belirttiği gibi, felsefe eğer salt akademik bir disiplin olarak kalmak istemiyorsa, ancak bir müdahale, bir bağlanma (engagement) olarak var olabilir. O, yabancı olandır, yeni olandır, ama -Badiou’nun kendi felsefesinin bir özeti olarak amlaşılmasını talep ettiği “evrensellik kuramı”nda gösterdiği üzere- herkes adına konuşur.
Benzer şekilde Zizek’e göre de filozof müdahele etmelidir, ama beklenenden farklı bir şekilde. Tartışma sorularında kılavuzluk edemez, ama soruların yanlış sorulduğunu gösterebilir. Filozofun, tartışmaların kavramlarını değiştirme işiyle uğraştığını öne süren Zizek, anormallik, aşırılık olarak ortaya çıkan bir felsefenin yanında durur.
Boyut: 12×20cm
Sayfa sayısı: 128
Etiket fiyatı: 12 ytl
Kitabı Ideefixe kitap sitesinden satın almak için tıklayın.
Sanat ya da Konuşan Kafalar
BİLİNMEYEN BİLİNENLER dizisinin 6. kitabi SANAT YA DA KONUŞAN KAFALAR’da Zizek Deleuze’ün en iyi sanat örneği olarak ele aldığı sinemanın yüceltimle bağlantısını ele alıyor. Yüceltimle bağlantılı en iyi film olarak Hitchcock’un Yükseklik Korkusu’na odaklanılır. Zizek Deleuze’ün sinema kuramında Hitchcock’un önemli bir yeri işgal etme sebebini onun hareket-imgesinden zaman-imgesine geçişteki bir ara figür olmasında bulur.
“Belirli bir tarihsel noktada özne Gerçek’in şoku tarafından alt edilir; ve Gerçek’in bu tacizi etki/tepki bütünlüğünü, öznenin, içinde angaje bir fail olarak tepki gösterebileceği gerçekliğe doğrdudan müdahalesini bozar.Gerçek tarafından alt üst edilen özne, kendisinin ve dünyasının güçsüz bir seyircisine dönüşür. Böylece, Deleuze’ün vurguladığı gibi modern sinemada seyircinin de faaliyetin içine çekildiğini, faillerden biri olduğunu iddia etmek yeterli değildir: Bu vasıf, Faillerin kendilerini (ekran kişilikleri, aktörler), kendi eylemlerinin seyircisine dönüştürmek gibi daha temel bir vasıfla ikiye katlanır. Bu nedenle Deleuze, Hitchcock’un Arka Pencere’sinin moderen zaman-imgesini işaret ettiğini düşünür: Filmde ana karakter James Stewart pasif/iktidarsız bir izleyiciye indirgenmiştir.”
Boyut: 11×16cm
Sayfa sayısı: 128
Etiket fiyatı: 8 ytl
Kitabı Ideefixe kitap sitesinden satın almak için tıklayın.
ENCORE - BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ İŞBİRLİĞİYLE SLAVOJ ZIZEK - UDİ ALONİ KONFERANSI
POST-İDEOLOJİK DÜNYADA İDEOLOJİ
Program
3 Aralık 2009 Perşembe
13:00 - 15:00 -
-SLAVOJ ZIZEK : “Post-ideolojik Dünyada İdeoloji: Hollywood”
15:30 - 17:00- Tartışma+ Soru,Cevap4 Aralık 2009 Cuma10:00 - 12:00 - Film Gösterimi: Local Angel (Yerel Melek: 70 dak.)
-Yönetmen Udi Aloni ile Soru ve Cevaplar14:00 - 16:30 - Film Gösterimi: Forgiveness ( Bağışlama : 110 dak.)
-Yönetmen Udi Aloni ile Soru ve Cevapllar
17:00 - 18:30 SLAVOJ ZIZEK, UDİ ALONİ : Post-ideolojik Dünyada İdeoloji:İSRAİL-FİLİSTİN SORUNU
Etkinlik ücretsizdir ama yerler kısıtlı olduğundan rezervasyon yapılması gereklidir: Lütfen aşağıdaki adrese isim, soyad ve hangi gün hangi etkinliğe katılacağınızı yazınız.
rez@encoreistanbul.com
- HITCHCOCK ya da bir filmi yeniden çekmenin özel bir yolu var mı?
Çeviren: Sabri Gürses
Yayınevimizin davetiyle İstanbul’a gelecek olan Slavoj Zizek’in 3-4 Aralık’ta Boğaziçi Üniversitesi’ndeki POST-İDEOLOJİK DÜNYADA İDEOLOJİ konferansına paralel olarak, kendisinin seçtiği popüler kültür metinlerinden hazırladığımız BİLİNMEYEN BİLİNENLER adlı küçük kitaplar serisinin ÜÇÜNCÜ kitabı.
Zizek, Hitchcock’un eşsiz bir boyutunun olduğunu ve bu boyutu belirleyen şeyin de Lacancı sinthomlar olduğunu iddia eder. “Bu sinthomlar Hitchcock’un filmlerinin sinematik dokusunun kendine özgü tadını, tözsel yoğunluğunu sağlar: Onlar olmaksızın, cansız biçimsel bir anlatıya sahip olurduk.” İşte bu sebepten Hitchcock filmleri bir şekilde arzuladığımız nesneler olurlar. Bu sinthomların yanı sıra Zizek Hitchcock’un eserlerinin Lacan’ın bakış kuramını kusursuzca aktardığını ileri sürer. Zizek’e göre bakışın bu özgün anlarında seyirci bir nesneye bakmaz, resmin kendisi seyircinin fotoğrafını çeker. Hitchcock’un nesneleri adeta bakışa karşılık verir gibi, bize bakar gibidir.
Bu serinin diğer kitapları: Kieslowski, David Lynch, Matrix.
Zizek’in felsefi/politik metinlerini içeren TİN KEMİKTİR adlı seriden ise diğer kitaplar: Stalinizm, 1968, Önce Trajedi Sonra Komedi
- MATRIX ya da sapkınlığın iki yüzü
Çeviren: BAHADIR TURAN
Yayınevimizin davetiyle İstanbul’a gelecek olan Slavoj Zizek’in 3-4 Aralık’ta Boğaziçi Üniversitesi’ndeki POST-İDEOLOJİK DÜNYADA İDEOLOJİ konferansına paralel olarak, Zizek’in seçtiği popüler kültür metinlerinden hazırladığımız BİLİNMEYEN BİLİNENLER adlı küçük kitaplar serisinin DÖRDÜNCÜ kitabı.
Zizek, Matrix filmindeki Matrix ağını Lacancı “büyük Öteki” kavramıyla açıklar. Büyük Öteki’dir ipleri çeken, “Özne, büyük Öteki’nin, kendi içinde nasıl tutarsız, tamamıyla sanal, “yasaklı”,… olduğuna dikkat eder etmez kopuş meydana gelir.” Bu eksiğin farkına varan özne fantazilerle eksiği kapatmaya çalışır. Ama fantazi paranoyayla iç içedir. Bu durumda paranoya büyük Ötekideki açığı kapatacak, onun tutarlılığını bize garantileyecek bir başka Ötekiye duyulan inanç olacaktır. Zizek Matrix filminin de aynı paranoyak kaydırmayı takip ettiğini, filmin “hakiki” gerçekliği saklayan bir matrixi varsaydığını söyler.
Bu serinin diğer kitapları: Kieslowski, David Lynch, Hitchcock.
Zizek’in felsefi/politik metinlerini içeren TİN KEMİKTİR adlı seriden ise diğer kitaplar: Stalinizm, 1968, Önce Trajedi Sonra Komedi.
- Kitap Hırsızı
Encore Roman

Markus Zusak
Çeviren: Teri Erbeş

ÖLÜM insanlığın büyük suçlarını ve insan hayatının sefaletini çok yakından görüyordu. İnsanların aslında değerli olduklarını kendine ispat etmek için bu hikayeyi Ölüm anlatırsa çok iyi olur diye düşündüm kendi kendime. İşte o andan itibaren durmaksızın yazmaya başladım. Kitap Hırsızı 3 yılımı aldı. … Üç yıl içinde defalarca başarısızlığa uğradım, ama bu başarısızlıklar her defasında beni yazmam gereken şeye daha yakınlaştırdı.
- Freud’un Son Yılları
KÖKTENCİLİĞİN YÜKSELİŞİ, FAŞİZM VE PSİKANALİZ
Çeviren: Dost Körpe
FREUD’UN SON YILLARININ GENÇ HİTLER’İN AVRUPA’DA ÖNLENEMEZ YÜKSELİŞİYLE PARALEL GELİŞEN HİKAYESİ
Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra her biri dünyayı değiştirecek olan iki önemli adam Viyana’da yaşıyorlardı. Biri, yirminci yüzyılın en tanınmış ve en çok tartışılan düşünürü, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, diğeri ise gelecekte kazanacağı zaferlerin hayaliyle yaşayan, henüz kimsenin tanımadığı yalnız ve yoksul bir genç adam olan Adolf Hitler’di.
1921’de henüz Hitler’in siyasi kariyeri yeni başlarken Sigmund Freud kitlelerin davranışı ve otorite figürüne gösterdikleri bağımlılık konusunda kafa yormaya devam etmekteydi; hükmedilmeye duyulan açlığın en tehlikeli sonuçlara yol açabileceği alanın ise siyaset olduğunu düşünüyordu. Bu bağlamda Freud’un sunduğu lider tanımı Hitler’in dönüşeceği otorite figürünü adeta öngörüyordu.
* * *
Freud, Alman işgali altındaki Viyana’dan ayrılmak için trene binmek üzeredir. Gestapo, gitmesine izin vermeden önce kendisine Naziler tarafından saygıda kusur görmediğine, şikayet etmesine sebep olacak bir davranışla karşılaşmadığına dair bir belge imzalamasını şart koşar. Freud bu belgeyi imzalar imzalamasına ama altına başını derde sokabilecek, belki de özgürlüğe değil Auschwitz’e giden trene bindirilmesine neden olabilecek şu ironik ve cesur cümleyi eklemeden edemez:
“Gestapo’yu herkese şiddetle tavsiye ederim.”
- Önce Trajedi Sonra Komedi
Çeviren: Mehmet Öznur
“Soyları tükenmekle karşı karşıya kalmış türleri kurtarmak, küresel ısınmadan dünyayı kurtarmak, AIDS hastalarını kurtarmak, pahalı tedavi ve ameliyatlar için gerekli parasal kaynak yetersizliğinden ölen hastaları kurtarmak, açlıktan ölen çocukları kurtarmak… Bütün bunlar biraz daha bekleyebilir, ama “Bankaları kurtar!” çağrısı hemen bir müdahale talep eden ve bunu sağlayan kayıtsız şartsız bir emirdir.
…
Belki de, Brecht’in Dilenci Opera’sından (Üç Kuruşluk Opera) eski ironik bir deyişi durumumuza tekrar uyarlamanın zamanı geldi: “Yeni bir banka kurmanın yanında bir bankayı soymak ne ki?” İnsanı hapislerde süründüren bir bankadan birkaç bin dolar çalmak, on milyonlarca insanı evlerinden ve birikimlerinden yoksun bırakan, ve ardından devasa devlet yardımlarıyla ödüllendirilen finansal spekülasyonların yanında ne ki?
…
Dolayısıyla, uzun süredir özlenen radikal sosyal değişimi uygulayacak yeni devrimci faili çaresizce bekleyen Solcu entelektüellere verilecek tek bir cevap var, tözden özneye varan mükemmel Hegelci bir diyalektik değişiklik içindeki eski bir Hopi deyişi: “Bizim beklediğimiz biziz.” Bizim işimizi yapması için başkasını beklememiz atıllığımızı rasyonelleştirmenin bir yoludur.”
Boyut: 11×16cm Sayfa sayısı:96 Etiket fiyatı: 10 TL
- Kieslowski ya da Maddeci Teoloji ◊ Slavoj Žižek
Çeviren: Sabri Gürses
Kırmızı‘yı tamamladıktan sonra, günlerini balık tutup okuyarak geçirmek üzere kır hayatına çekildi – kısacası, sakin bir emeklilik hayalini gerçekleştirmek, mesleğin yükünden kurtulmak istiyordu. Fakat, trajik bir şekilde iki açıdan da kaybetti: “meslek ya da sakin yaşam” yaptığı seçim boşa oldu…huzur ve emekliliği seçtikten hemen sonra öldü – acaba ani ölümü sakin kır yaşamındaki emekliliğin sahte bir konu olduğunu, aslında ölümün metaforu işlevini gören bir fantazi perdesi olduğunu mu işaret eder; Kieslowski için hayatta kalmanın tek yolu, bu sürekli ölümle cilveleşmek anlamına gelse bile film çekmek miydi? Kieslowski, en azından bizim geriye dönük bakışımızla, tam bir momentte ölmedi mi: erken bile olsa, ölümü – Büyük İskender ya da Mozart gibi – tam da yapıtı tamamlanmış gibi göründüğü zaman olmadı mı? Bu da filmlerinin hep konu ettiği o mucizevi rastlantıların başlıca örneklerinden biri değil mi? Sanki öldürücü kalp krizi serbest bir rol, tam vaktinde gelen, bir daha film çekmeyeceğini ilan ettikten hemen sonra gelen sahnelenmiş bir ölümdü.
- Stalinizm, ya da Stalin İnsanın İnsanlığını Nasıl Kurtardı? ◊ Slavoj Žižek
Çeviren: Sabri Gürses
Slavoj Zizek’in Encore için seçtiği TİN KEMİKTİR küçük kitaplar serisinin ikinci kitabı.
- 1968 ◊ Slavoj Žižek
Bugün liberal demokrasi ve özgürlükle özdeşleştirdiğimiz bütün her şey (sendikalar, herkese oy hakkı, herkese ücretsiz eğitim, basın özgürlüğü vb.) 19. yüzyıl boyunca alt sınıfların yaptığı uzun, zorlu mücadele aracılığıyla kazanılmıştı, kapitalist ilişkilerin “doğal” bir sonucu değildiler. Komünist Manifesto’nun sonunda yer alan talepler listesini hatırlayın: üretim araçlarında özel mülkiyetin kaldırılması dışında, birçoğu, günümüzün “burjuva” demokrasilerinde yaygın olarak kabul edilmiş durumdadır – ve bu halk mücadelelerinin bir sonucudur. Göz ardı edilen bir başka olgu da şu: günümüzde, Beyazlarla Siyahlar arasındaki eşitlik Amerikan Düşü’nün bir parçası, apaçık bir politik ve etik aksiyom sayılmaktadır – fakat, 1920 ve 1930’larda, Komünistler ırklar arasında tam eşitliği savunan tek politik kuvvetti. Kapitalist propaganda burada da Katolik Kilisesi gibi hile yapıyor; kilise de kendisini demokrasinin ve totalitarizm tehdidine karşı insan haklarının “doğal” yandaşı olarak sunuyor – sanki Kilise demokrasiyi ancak 19. yüzyılın sonunda, üstelik çaresiz bir uzlaşmaya düştüğü için dişlerini sımsıkı sıkarak kabul etmemiş, monarşiyi tercih ettiğini ve bunun çağa ayak uydurmak demek olduğunu besbelli etmemiş gibi…
… Burada Kant’ın ötesine geçip eklemek gereken şey, toplumsal hiyerarşinin “özel” düzeninde belirli bir yerden yoksun olmaları nedeniyle, doğruca evrenselliğe karşılık gelen toplumsal grupların var olduğudur; bunlar Jacques Ranciere’in toplumsal bedenin “paysız payı” adını verdiği şeydir. Gerçekten özgürlükçü politika “aklın kamusal kullanımı”nın evrenselliğiyle “paysız payın” evrenselliği arasındaki kısa devre tarafından yaratılır – bu zaten genç Marx’ın Komünist düşüydü: felsefenin evrenselliğini proletaryanın evrenselliğiyle bir araya getirmek. Dışlanmışların sosyo-politik uzama katılmaları için Antik Yunanistan’dan gelen bir adımız var: demokrasi.
Demokrasiye ilişkin hakim liberal fikir aynı zamanda bu Dışlanmışları da ele alır, ama radikal olarak farklı bir tarzla: onların kapsanmalarına odaklanır, bütün azınlık seslerinin kapsanmasına. Bütün konumlar duyulmalı, bütün çıkarlar dikkate alınmalı, herkesin insan hakları güvenceye alınmalı, her yaşam tarzına, kültüre ve uygulamaya saygı duyulmalıdır vb. – bu demokrasi takıntısı her tür azınlığın korunmasıdır: kültürel, dinsel, cinsel vb. Demokrasi formülü şudur: sabırla karşılıklı görüşme ve uzlaşma. Burada kaybolan şey proleteryanın konumudur, yani Dışlanmışın içinde cisimlenmiş evrenselliğin konumu.
Yeni kurtuluşçu politika artık belli bir toplumsal failin eylemi değil, farklı faillerin patlayıcı bir birleşimi olacak. Bizi birleştiren, “zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayan” proleterlerin klasik imgesinin tersine, her şeyi kaybetme tehlikesinde olmamız: tözsel herhangi bir içerikten yoksun, simgesel tözü elinden alınmış, genetik zemini yönlendirilen, yaşanması imkansız bir ortamda bitkisel hayat süren soyut boş Kartezyen öznelere indirgenme tehdidi altındayız. Bütün varlığımıza yönelmiş olan bu üçlü tehdit hepimizi bir şekilde proleter kılıyor, Marx’ın Grundrisse’de dediği gibi, “tözsüz öznelliğe” indirgenmiş kılıyor. “Paysız pay” figürü bizi kendi konumumuzun doğruluğuyla karşı karşıya getiriyor ve buradaki etik-politik davet bu figürde kendi varlığımızı tanıma davetidir – bir bakıma, hepimiz dışlanmışız, hem doğadan hem de kendi simgesel tözümüzden. Günümüz-de, hepimiz gizil olarak bir homo sacer’ız ve gerçekten öyle olmayı önlemenin tek yolu bunu önleyici tavır almaktır.
(Kitaptan)
Kitabı satın alabileceğiniz siteler:
- David Lynch: Ya da Gülünç Yücenin Sanatı ◊ Slavoj Žižek
Çeviren: Sabri Gürses
Lynch’in evreni etkin bir şekilde “gülünç yüce”nin evrenidir: en dokunaklı gülünç sahneler (Fire Walk With Me ve Wild at Heart’ın sonundaki melek görünümleri, Blue Velvet’taki ardıç kuşu düşü) ciddiye alınmalıdır. Fakat, burada vurguladığımız üzere, gülünç-aşırı şiddetli “kötü” figürleri de ciddiye almak gerekir (Velvet’taki Frank, Lost Highway’deki Eddy, Dune’daki Baron Harkonnen). Hatta Wild at Heart’taki Bobby Peru gibi itici bir figür bile aşırı fallik “yaşam gücüne,” koşulsuz bir Yaşam-Belirtisine karşılık gelir; Michel Chion’un belirttiği gibi, o neşeyle ateş eder kendine, bütün olarak devasa bir fallustur, kafası fallus başıdır.Yani gnostik ikicilik çerçevesinde, Lynch’in erkek kahramanlarının anaç-alıcı yönünü (onların bilinçdışı anaç/kadınsı enerjiye “kendilerini bırakmalarını”) onların şiddetli saldırgan İradeleriyle karşıtlaştırmak fazlasıyla kolaydır: sözgelimi, Dune’daki Paul Atreides’in aynı anda ikisi birden olması açık değil mi, örneğin onu yeni İmparatorluğu yerle bir etmeye götüren proto-totalitersavaşçı Liderliği, tam da onun edilgen “kendini akışa bırakmasından” çektiği enerjiyle, onun Baharatın kozmik enerjisinin peşine takılmasıyla desteklenmiyor mu? Aşırı “fallik” şiddet ve Daha Yüksek Global Kuvvete edilgen boyun eğme katı bir şekilde karşılıklıdır, aynı tutumun iki yönüdür. Aynı çerçevede, Wild at Heart’tın hemen başındaki ilk şiddetli sahnede, Denizci onu öldürmek için tutulmuş Afro-Amerikanı döve döve öldürürken, kendisini öfkesine, “onunla yürüyen ateşin” ham enerjisine “bırakır” ve buradaki vurgu tam da insanın bu şiddetli “bilinçdışını” iyi olanla karşıtlaştıramayacak olmasıdır – Hegelce söylersek, onların kurgusal özdeşliğini öne sürmek gerekir. Lynch’in başlıca mesajı, Twin Peaks’te, Bob’un (Kötünün kendisinin) “iyi” aile babasıyla özdeş olmasında olduğu gibi, burada yatmıyor mu? (kitaptan)
Kitabı internet üzerinde Ideefixe kitap sitesinden satın alabilirsiniz.
- Paralaks ◊ Slavoj Žižek

Çeviren: Sabri Gürses
“Artık her okul çocuğunun bile bildiği gibi Zizek’in yeni kitabı özel bir sıra izlemeden, Hegel, Marx ve Kant tartışmalarını; sosyalist dönem öncesi ve sonrası birçok anekdot ve düşünceleri; Stephen King ve Patricia Highsmith gibi geniş kitle yazarlarının yanı sıra Kafka üzerine notları;operaya ilişkin referansları (Wagner, Mozart); Marx Kardeşler’in şakalarını;hem cinsel hem de müstehcen esprileri; Spinoza ve Kierkegaard’dan Kripke ve Dennett’e kadar felsefe tarihine ilişkin düşünceleri; Hitchcock filmleri ve diğer Hollywood ürünlerinin analizlerini; güncel olaylara referansları; Lacancı doktrinin anlaşılması zor noktalarını; günümüz kuramcılarıyla (Derrida, Deleuze) polemikleri; karşılaştırmalı dinbilimini; ve son günlerde ise bilişsel felsefe ve nöro-bilimsel “gelişmeleri” içerir. Bunlar, Eisenstein’ın adlandırabileceği gibi “cazibeler montajı”nda, bir tür kuramsal çeşitlilik gösterisinde sıralanır, bu gösteride “çokluklar” serisi birbiriniizler ve seyirciyi kendinden geçmiş büyülenme içinde tutar.” Fredric Jameson
Žižek’in Türkçe çeviri için yazdığı
ÖNSÖZ
Bana sık sık soruyorlar: kitaplarınızda nasıl bir etik savunuyorsunuz? Bütün hepsinde ortak olan bir etik tutum var mı?
İşte yanıtım: evet, var, ahlaktan yoksun bir etik savunuyorum – ama Nietzsche’nin bizi kendimize sadık kalmaya, iyinin ve kötünün ötesindeki seçilmiş yolumuzda ısrar etmeye çağıran ahlaksız etiği değil. Ahlak benim diğer insanlarla olan ilişkilerimin simetrisiyle ilgilidir; onun sıfır seviye kuralı “benim sana yapmamı istemediğin şeyi bana yapma”dır; etikse, tersine, benim kendimle tutarlılığımla, kendi arzuma bağlılığımla ilgilenir. Fakat, etikle ahlakı ayırmak için tümüyle farklı bir yol daha var: Friedrich Schiller’in naifle duygusal karşıtlığı çizgisinde bir yol. Ahlak “duygusaldır,” ötekilerini (sadece), ötekilerinin gözüyle kendime baktığımda, iyi olan kendimi sevmem anlamında içerir; etikse, tersine, naiftir – yapmam gereken şeyi yapılması gerektiği için yaparım, iyiliğim yüzünden değil. Bu naiflik düşünümselliği dışlamaz – hatta ona, insanın yaptığı şeye karşı soğuk, katı bir mesafesi olmasına izin verir. Bu türden etik tutumun en iyi örneklerinden biri, Agota Kristof’un Defter-Kanıt-Üçüncü Yalan adlı üçlemesinin ilk cildi olan Defter’de sergileniyor. Kitap İkinci Dünya Savaşı’nın son ve Komünizmin ilk yıllarında, büyükanneleriyle birlikte küçük bir Macar kasabasında yaşayan ikiz iki çocuğun öyküsünü anlatıyor. İkizler tümüyle ahlaksız – yalan söylüyor, şantaj yapıyor, öldürüyorlar… – yine de, en saf haliyle otantik bir etik naifliği cisimlendiriyorlar. Birkaç örnek vermek yeterli olabilir. Bir gün, ormanda aç bir asker kaçağıyla karşılaşırlar ve istediği birtakım şeyleri ona getirirler:
Yemek ve battaniyeyle geri geldiğimiz zaman, bize şöyle dedi: “Çok iyisiniz.”
Biz de yanıt verdik: “İyi olmaya çalışmıyoruz. Bunları sana getirdik çünkü kesinlikle ihtiya-cın var. Hepsi bu.” (43)

Hıristiyan etik tutumu diye bir şey varsa, bu odur: komşularının talepleri ne kadar tuhaf olursa olsun, ikizler naifçe bu talepleri karşılamaya çalışır. Bir gece, kendilerini eşcinsel mazoşist olan bir Alman subayıyla aynı yatağı paylaşırken bulurlar. Sabahleyin uyanır ve yataktan çıkmak isterler, ama subay onları durdurur:
“Kıpırdamayın. Uyumaya devam edin.”
“İşemek istiyoruz. Gitmemiz lazım.”
“Gitmeyin. Buraya yapın.”
Sorduk: “Nereye?”
Şöyle dedi: “Benim üzerime. Evet. Korkmayın. İşeyin! Suratıma.”
Yaptık, sonra da bahçeye çıktık, çünkü yatak sırılsıklam olmuştu. (91)
Aşk eylemi diye bir şey varsa, bu gerçek bir aşk eylemi! İkizlerin en yakın dostu rahibin kahyası, onları ve giysilerini yıkayan genç, şehvetli bir kadındır, onlarla erotik oyunlar oynar. Sonra açlık içindeki bir Yahudi kafilesi kasabadan geçirilip kampa götürülürken bir şey olur:
Hemen önümüzde, zayıf bir kol uzandı kalabalıktan, kirli bir el açıldı ve bir ses duyuldu:
“Ekmek.”
Kahya gülümsedi ve ekmeğinin kalanını verir gibi yaptı; uzanmış ele uzattı ekmeği, sonra kahkaha atarak ekmeği tekrar ağzına götürdü ve şöyle dedi:
“Ben de açım!” (107)
Çocuklar onu cezalandırmaya karar verirler: onun mutfaktaki fırınına biraz barut koyarlar, o yüzden, kadın sabah ateşi yakınca fırın patlar ve kadını yaralar. Kardeşler bu arada rahibe de şantaj yaparlar: rahibi, hayatta kalmak için yardıma muhtac bir kız olan Tavşandudak’ı nasıl taciz ettiğini herkese söylemekle tehdit eder, ondan haftalık düzenli para isterler. Şaşkın rahip onlara sorar:
“Bu çok canice. Ne yaptığınızın farkında mısınız?”
“Evet efendim, Şantaj.”
“Hem de sizin yaşınızda…. Çok yazık.”
“Evet, bunu yapmak zorunda kalmamıza çok yazık. Ama Tavşandudak ve annesinin paraya kesinlikle ihtiyacı var.” (70)
Bu şantajda kişisel hiçbir şey yoktur: hatta daha sonra rahiple yakın dost olurlar. Tavşandudak ve annesi kendi başlarına yaşayabilecek hale gelince, rahipten daha fazla para almayı reddederler:
“Yeter artık. Yeterince verdin. Kesinlikle gerekliyken para aldık senden. Şimdi biraz Tavşandudak’a verecek kadar para da kazanıyoruz. Hem ona çalışmayı da öğrettik.” (137)
Bu başkalarına karşı soğuk tavırları, gerektiğinde onları öldürmeye de varır: büyükanneleri süt bardağına zehir koymalarını istediği zaman, şöyle derler:
“Ağlama büyükanne. Yapacağız; eğer gerçekten istiyorsan bunu bizden, yapacağız.” (171)
Naif de olsa, bu tür öznel bir yaklaşım hiçbir şekilde canavarca-soğuk düşünümsel bir mesafeye engel olmaz. Bir gün, ikizler yırtık pırtık giyinip dilenmeye gider; gelip geçen kadınlar onlara elma, bisküvi vb. verir, biri de başlarını okşar. Sonra bir başka kadın onlara evine gelip biraz çalışmalarını, karşılığında onlara yemek vermeyi önerir.
Şöyle dedik: “Sizin için çalışmak istemiyoruz hanımefendi. Sizin çorbanızı da ekmeğinizi de yemek istemiyoruz. Aç değiliz.”
O da sordu. “O zaman neden dileniyorsunuz?”
“Nasıl bir şeymiş görmek ve insanların tepkilerini gözlemek için.”
Bağıra çağıra gitti o zaman: “Sefil rezil haydutlar! Üstelik bir de edepsizler!”
Eve dönerken elmaları, bisküvileri, çikolatayı ve paraları yolun kıyısındaki otların arasına attık.
Baş okşamasını atmaksa olanaksız. (34)
Benim durduğum yer işte bu – böyle olmak isterdim: duygudaşlıktan yoksun etik bir canavar, kör bir kendiliğindenlikle başkalarına yardım etme görevini yerine getiren, ama onların iğrenç yakınlıklarından kaçınan bir canavar. Böyle daha çok insan olsaydı, dünya, içinde duygusallığın yerini soğuk ve katı bir tutkunun alacağı hoş bir yer olurdu.
SLAVOJ ŽİŽEK, Mart 2008
Kitabı internet üzerinde Ideefixe kitap sitesinden satın alabilirsiniz.
- Žižek: Eleştirel Bir Giriş ◊ Sarah Kay

Çeviren: Zeynep Kuyumcu
“Žižek’e göre politika her şeyi içermektedir. Onun dayandığı Lacancı özne kuramı, Öteki (dünyanın orada bir yerdeki simgesel dokusu) ve bilinçdışı arasındaki karşılıklılık üzerine kuruludur. Sadece bireysel bilinçdışının dış dünya tarafından oluşturulması söz konusu değildir, aynı zamanda bizim dış dünyayı şekillendirişimiz de bilinçdışımızın bir ifadesidir. Bu yüzden, onun en çok sevdiği alıntılamalardan biri olan, Gizli Dosyalar (X Files) sloganının ifadesiyle, ‘Gerçek orada bir yerde’dir (örneğin Plague, 3). Bu kitap boyunca politikaya yönelik gizli bir eğilim oldu. İkinci bölümde Žižek’in, Lacan ile Hegel arasında kurduğu cüretkar bağın, hem politik analizin hem de politik terapinin araçlarını, olası görünmeyen materyallerden nasıl oluşturduğu tartışılmıştı. Son üç bölümde, öznellik ve politik dünya arasındaki karşılıklı, kopmaz ilişkiyi açıklamıştım. Kültür yorumları, ideoloji eleştirisi bölümünü oluşturur (bölüm 3); cinsel farklılık, bizim politik öznellik kapasitemizi belirler (bölüm 4); özgürlük ve aracılığın etik nosyonları bizi politikaya doğru götürür (bölüm 5).“
Günümüzün en radikal düşünürlerinden biri olan Zizek’in sürekli genişleyen ve kendini yenileyen çalışmasına anlaşılır ve kapsamlı bir başlangıç sunan Sarah Kay, Cambrindge Üniversitesi profesörüdür. Lacancı psikanalizin ve temel psikanalitik konseptlerin test edildiği felsefenin bir bileşimi olan Zizekci düşünce çeşitli disiplinler arasında yeni bakış açıları doğurmuştur.
(Kitabı internet üzerinde Ideefixe kitap sitesinden satın alabilirsiniz.)
- Natürmort ◊ Olivier Richon
Çeviren: Mehmet Öznur, Berkay Ersöz
Alışıla gelmiş fotoğraf kuramlarına göre fotoğraf ve fotoğrafın nesnesi arasında var olan doğal ve birebir ilişki fotoğrafı özgün ve gerçekçi konuma oturtmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında fotoğraf onun nesnesine nihai olarak bağımlıdır ve bunu sarsma gücüne sahip her hangi bir etken rutin düşünce sistemimizi alt üst edebilir. Slavoj Zizek’in anlattığı bir fıkra oldukça bağlantılı bu konuyla: Moskova’da bir fotoğraf sergisi vardır. Fotoğraflardan birinde Lenin’in karısı Krupskaya yatak odasında bir Sovyet subayıyla birlikte görünür. Fotoğrafın başlığını “Lenin Varşova’da” olarak okuyarak şaşıran bir ziyaretçi merak içinde görevliye sorar: “Fakat, Lenin nerede?” Görevli cevap verir “Lenin Varşova’da!”. Burada fotoğrafın nesnesi Lenin’in yokluğu, Krupskaya ve Sovyet subayının birlikte olmasının nedeni olmuştur.
Fotoğraf, nesnesinden bağımsız olarak olmayan bir şeyi taklit eder olmuş fakat bunu sadece Krupskaya ve Sovyet subayının birlikteliğinde bize gösterebilmiştir. Oliver Richon’un burada sunulan çalışmaları da fotoğraf ve onun nesneleri arasındaki bu geleneksel düzeni bozmakta, adeta bize natürmortun bir vesvesesini onun gerçekçilik kılığına gizlenmiş olarak sunmaktadır. Onun Akademi serisi fotoğraflarındaki natürmortlar da Platon’un öğrencileri için okul bahçesinin sağına soluna konulan egzotik yaratıkların bulunduğunu ileri süren bir Hollanda akademisyenin metnine göre düzenlenmiş ve ihtimamla hazırlanmıştır. Lakin Platon’un akademisindeki yaratıkların varlığı gibi bu metnin olup olmadığı da şüphelidir. Dolayısıyla Richon olmayan şeyleri taklit eden nesneleri kullanarak tıpkı Moskova sergisindeki fotoğrafın anlatmak istediğinin benzerini sunmaktadır. Ama bir farkla. Lenin sergisindeki fotoğrafın başlığı fotoğrafta olmayan bir şeye gönderme yaparken Richon’un fotoğraflarında bulunan nesneler var olmayan Akademiyi yani fotoğrafların başlığını ima ederler. Kitabın ikinci bölümündeki bir seri fotoğraflar ise kitapta Parveen Adams’la yapılan söyleşinin belirttiği gibi fotoğrafın görme duyusunun ötesindeki duyulara da hitap edebilecek bir tarzda endişe üretirler. Endişe bağlamında, Zizek fotoğraflardan birini düşmüş fallusa benzetmişti. Yerin altından, ve denizin derinlerinden çıkan ve pazardan yani sokak seviyesinden alınan balıklar, sebzeler narinliğin göstergesi olan kadife kumaşların üzerine konarak yüksek bir mertebeye çıkarılırlar. Burada Hegelci en yüksek olan şeyin en düşük düzeye düştüğü noktadan hiç de uzak değiliz. Richon’un kendisinin boka benzettiği bir yılan balığı mükemmel bir şekilde düzenlenmiş pembe kadife kumaşın üzerinde gerçekçilik boyutunun ötesinde bir fotoğrafın iğrençlik, tiksinme, koku, endişe üreterek kendisinin onun nesnesinden bağımsız bir nesne olduğunu iddia etmesi olarak düşünülebilir.
Natürmort kitabı fotoğrafların yanısıra fotoğraf teorisine ilişkin kapsamlı bir kitap sayılabilir. Richonun fotoğraf üzerine üç denemesi tıpkı onun fotoğrafları gibi yaygın fotoğraf kuramını sorgular. Onun bu duruşu şüphesiz geçmişte takip ettiği tarz göz önüne alındığında hiç de şaşırtıcı değildir. 1980’lerde Londra Politechnic of Central London (PCL) etrafında yoğunlaşan, Victor Burgin öncülüğünde hakim fotoğraf kuramlarına karşı olan bu Marksist çizgideki akım zamanın Screen dergisi etrafında oluşturulan sinema teorilerine paralel olarak Freudcu psikanalizin görselliğe kökten bağını vurgulamışlardı. Richon o dönemlerde Burgin’in öğrencisiydi. Onun başarısı bu bakış açısını İngilterenin en muhafazakar enstitüsü olarak bilinen Royal College of Art’a kadar taşımıştır. O şu anda RCA fotoğraf bölümbaşkanlığını yapmaktadır. Fotoğraf üzerine üç denemeye dönersek bu perspektifle hiç de uzak olmayan alışılmamış önerilerle karşılaşırız burada. Fotoğraf çekmek tıpkı bir yemek gibi olur. Anüs bir kameranın merceği gibidir. Dışkı ise bir fotoğrafik imge üretimi. Kamera bir nesneyi yer, sindirir ve ortaya yeni bir şey çıkarır.
Bu üç makalenin temel olarak fotoğraf pratiğinden kaynaklandığını ileri sürer Richon. Ona göre fotoğraflar hiç bir disipline ait değildirler, sanat, bilim ve kültürün arasında serbestçe dolaşırlar. Fotoğraf konusunun neden orallığı öne çıkardığını sorgulayan birinci metin Baudelaire’in bir resminAşk ve Tavşan Haşlaması adına ilişkin alegorisinin ima ettiği ağzın konumunu tartışır. Gerçekçi bir yazar olarak Balzac’ın bu taklitçi temsilin yamyamlık özelliğinden şüphelenmekte haklı olduğunu iddia eder Richon. Fotoğraf resmi çekilen şeyin et ve kemiğine ihtiyacı vardır.
Fotoğrafik kayıt turşu kurmak gibi bir şey olabilir mi? Baudelaire’in bahsedilen metni de zaten fotoğrafların pekmez, zencefil şarabı, sirke, tütün vs. gibi şeylerle fiksajlandığı ve bu döneminde fotoğrafın mutfak dönemi diye adlandırıldığı zamana denk düşmez mi? Bu sorular çerçevesinde fotoğrafın benzeme,sindirme, tada ilişkilenmesi Kant’ın Yargının Eleştirisi çerçevesinde ele alınır. Kant için doğayı taklitin en mükkemmeli dahi nihayetinde katlanılamaz bir şey haline gelmek zorundadır. Karanlığın Yeri adlı ikinci bölüm fotoğrafın anallıkla ilişkisini işler. Lens anüstür, camdan yapılmış bir anüs. “İlk karanlık oda genellikle evde olur: Evin tuvaletinde. … tuvalet ve karanlık oda arasında işlev benzerliği vardır.” Bu karanlık bölümden sonra üçüncü bölüme parlaklığa geçeriz, ışık ve fotoğraf arasındaki ilişkiye. Bu bölümde Walter Benjamin’in fotoğraf tarihinin başlangıcının bir sisle kaplı olduğunu ileri sürmesi, bu sisin fotoğrafın altın çağındaki bir hale olması ve onun auraolarak, “bir insanın pardösüsünün kıvrımlarına sızan” şey olarak adlandırdığı bu atmosfer tartışılır.
Mehmet Öznur
(Kitabı internet üzerinde Ideefixe kitap sitesinden satın alabilirsiniz.)













"
-- Tarkovski (Slavoj Zizek); Kasım 2009 --SANAT:Ya da Konuşan Kafalar; Kasım 2009
-- Felsefe ve Güncellik (Alain Badiou, Slavoj Zizek); Kasım 2009
-- Zizek'le Söyleşiler (Glyn Daly); Ocak 2010
-- Alain Badiou (G. Barker); Ocak 2010

